Nureddin Nebati o sözleri ile dünya basınında: ”Dana değil kuzu eti yiyin”

Seçim tarihi yaklaştıkça dünyadaki çeşitli basın kuruluşları Türkiye’deki seçim atmosferini yakından takip etmeye devam ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerde alacağı oy oranı ve olası seçim kaybı gazete manşetlerinde kendine yer bulurken, hayat pahalılığı, muhalefetin politikaları, ve ülkedeki göçmen sorunu da dünya basınında ele alındı.

İşte dünya basınında Türkiye gündemi…

ABD BASINI

BLOOMBERG: “FİYATLAR ARTARKEN TÜRK BAKAN DANA DEĞİL KUZU ETİ YİYİN DEDİ”

Türkiye’nin Hazine ve Maliye Bakanı Nureddin Nebati, ısrarlı gıda enflasyonuna garip bir çözüm buldu: Daha fazla kuzu eti yiyin. Nebati vatandaşlara, yeme alışkanlıklarını değiştirmelerini salık vererek kuzu etinin daha ucuz olduğunu ve Türkiye’nin coğrafyasına da daha uygun olduğunu söyledi. Nebati, damak tadının değiştiğini söyleyerek gençlerin, kokusundan ötürü kuzu etinden hoşlanmadığını sözlerine ekledi.

Bakan, salı günü Haber Global’e yaptığı açıklamalarda, “Kuzu eti dana etinden daha ucuz ama tercih edilmiyor.” dedi ve kuzu eti tüketiminin teşvik edilmesi gerektiğini söyledi. Tüketicilerin yanı sıra artan et fiyatları da 14 Mayıs’taki seçimler öncesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan için bir sıkıntı haline geldi. Dana eti fiyatları bir önceki aya göre mart ayında yüzde 20 artış göstererek önceki iki aya kıyasla çift haneli artışını sürdürdü. Merkez Bankası, gıda fiyatı artışının başlıca nedenleri olarak kırmızı et ve işlenmiş et ürünleri fiyatlarındaki artışı gösterdi.

BLOOMBERG: “DOLARI OLAN TÜRKLER EN YÜKSEK ORANDAN BOZDURMAK İÇİN KAPALIÇARŞI’YA GİDİYOR”

Yetkililer, bankaların sunduğu oranları sıkı bir kontrol altında tuttuğundan elinde doları olan Türkler bu dolarları, İstanbul’daki yüzlerce yıllık Kapalıçarşı’daki altın piyasasında daha iyi fiyata bozduruyor. Dünyanın en eski kapalı piyasasında ABD doları-lira ikilisi, Bloomberg’in verilerine göre son dokuz ayda bankalar arası döviz kurlarına göre en yüksek primle işlem görüyor. Türkler dolarlarını burada bozdurduklarında, bankalarında bozdurduklarında alacaklarından yüzde iki daha fazlasını alıyor. Merkez Bankası mayıstaki seçime az bir zaman kalmışken resmi döviz piyasası üzerindeki kontrolünü sıkılaştırsa da Kapalıçarşı’daki döviz büroları aynı baskıyla karşı karşıya değil. Bu esnada liranın değer kaybı da son zamanlarda hız kazandı ve yatırımcılar, kim kazanırsa kazansın zorlu bir geçiş süreci beklediklerinden işlemler, seçimden sonra daha da zayıflayacağının işaretini veriyor.

Dinamik Yatırım’da başekonomist olan Enver Erkan, “Dövizdeki alış ve satış fiyatlar arasında artan fark ve düzenlemelerin getirdiği baskılar büyük ihtimalle insanların, seçimlerden önce nakit dolar talebinin arttığı bir süreçte, ellerindeki nakdi daha hızlı bozabilecekleri Kapalı Çarşı’ya yönlendirdi.” diyor.

Bloomberg’in, isminin gizli kalması koşuluyla konuşan birçok yatırımcıya atıfta bulunarak geçen hafta bildirdiğine göre Merkez Bankası onay aldıklarından emin olmak için daha büyük işlemleri takip etmek adına daha aktif bir şekilde müdahale ediyor. Bu esnada da Banka, birikimleri dolar gibi yabancı birimleri dışında çeşitlendirmek için bankacılık sistemindeki lira mevduatlarının payını artıracak politikalar zorlamaya devam ediyor. Erkan, “Sıkı dokunmuş liraizasyon adımları lirada yapay fiyatlamalara ve farklı kur oranlarına yol açıyor.” diyor. Lira bugün yüzde 0,2 kadar değer kaybetti ve bu yıl şu ana dek yüzde 2,8 düşüş gösterdi.

THE WALL STREER JOURNAL: “IRAK VE KÜRTLER ANLAŞMAZLIĞIN ARDINDAN PETROL AKIŞININ ÖNÜNDEKİ ENGELİ KALDIRMAK İÇİN GEÇİCİ BİR ANLAŞMAYA VARDI”

Irak merkezi hükümeti ve Kürt yetkililer salı günü, günlük 500 bin varil petrol ihracatını durduran ve ham petrol fiyatlarının artmasına yol açan petrol satışından doğan anlaşmazlığı sona erdirmek için anlaşmaya vardı. Kürt yetkililer yaptıkları açıklamada, anlaşmanın Irak Kürdistanından Türkiye’nin Ceyhan Limanı’na uzanan boru hattı üzerinden petrol akışının yeniden başlamasına imkan tanıyacağını dile getirdi. Ham petrol Ceyhan Limanı’ndan da Avrupa’ya gönderiliyor. Kısa süre önce üretimi durduran petrol şirketleri de derhal yeniden faaliyete geçmeyi planladıklarını duyurdu.

Anlaşma, Bağdat’taki Iraklı yetkililerle ABD’nin Saddam Hüseyin’i devirdiği 2003 yılından bu yana Kürtlerin kısmen bir ölçüye kadar bağımsız bir şekilde kendi kendilerini yönettikleri yarı özerk petrol zengini kuzey bölgesi arasında uzun süredir devam eden anlaşmazlığa kısa vadeli bir çözüm sunuyor. Kürtlerin uzun zamandır Bağdat’ın onayı olmadan petrol pazarlayıp satması, geçen ay Paris’teki tahkim mahkmesinin Bağdat lehine karar vermesiyle sonuçlanmasının ardından yıllardır var olan hukuki anlaşmazlığı tetikledi. Irak Başbakanı Mohammed al-Sudani, Dünya Bankasına göre dünyanın petrole en bağımlı ülkelerinden biri olan Irak’ta engellenen petrol ihracatının hükümet gelirlerine zarar verdiğini ifade etti. Dünya Bankası, petrol gelirlerinin Irak bütçesinin yüzde 85’ini oluşturduğunu belirtiyor.

Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başbakanı Masrur Barzani ile Bağdat’ta düzenlenen basın toplantısında konuşan el Sudani, “İşte bu yüzden anlaşmaya varılması gerekiyordu.” şeklinde konuştu. Barzani de “Bu yeni bir başlangıç.” dedi. Anlaşma kapsamında Kürtler, Irak ulusal petrol şirketi aracılığıyla petrol satmayı ve gelirleri ülkenin merkez bankasına yatırmayı kabul etti. Bağdat’taki yetkililer, bu tavizlerin verilmesini istiyordu. Ayrıca Kürtler ilk kez ulusal petrol şirketinde temsil edilecek. Hem Sudani hem de Barzani, anlaşmayı geçici bir çözüm olarak nitelerken Kürt yetkililerle merkezi hükümet yetkilileri de petrol satışının dağıtımına yasal bir çerçeve kazandırma müzakerelerine hız kazandıracaklarını vurguladılar. 3 Petrol fiyatlarında anlaşmanın açıklanmasına rağmen önemli ölçüde düşüş olmadı. Fiyatlar, Suudi Arabistan, Irak ve diğer büyük petrol üreticilerinin pazar günü sürpriz bir şekilde üretimi kısacakları yönünde açıklamasından bu yana yükseldi.

ALMANYA BASINI

MMM.VERDI.DE: “TÜRKİYE… BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ İÇİN UMUT VAR MI”

Türkiye’de Basın Özgürlüğü İyi Değil Ama İyileşme Umudu Var… Gazeteciler Şirin Payzın, Barış Terkoğlu ve Timur Soykan, Hamburg’da Düzenledikleri Basın Toplantısında Her Şeyin Yaklaşan Cumhurbaşkanlığı Seçimlerine Bağlı Olduğunu Söylediler… Recep Tayyip Erdoğan Seçimi Kaybederse Basın Dünyası Toparlanabilir… Üç gazeteci, Alman-Türk haber portali “Avrupa Postası” tarafından düzenlenen bir panele katılmak üzere Hamburg’a gelmişti. Panelin başlığı “Depremden Sonra ve Seçimden Önce Basın Özgürlüğü” idi. Hamburg dju, Türkiye’nin önde gelen siyasi gazetecilerinden Payzın, Terkoğlu ve Soykan’ı davet etmişti. Şirin Payzın, hükûmet karşıtı Halk TV’de “Sözum Var” adlı siyasi sohbet programını sunuyor; liberal günlük gazete “Cumhuriyet”te köşe yazarlığı yapan Terkoğlu ve sol görüşlü günlük gazete “Birgün”de muhabirlik yapan Soykan, Payzın’ın programının düzenli konukları. Barış Terkoğlu “Hâlâ çalışıyor olmamız Türk basınının henüz kaybolmadığının kanıtı.” diyor. “Hapse girme riskimiz olsa bile Türkiye’de hâlâ hükûmeti eleştiren haberler yapan gazeteciler var.

Barış Terkoğlu ne hakkında konuştuğunu biliyor: Kendisi zaten iki kez hapse girdi. Hakkındaki suçlamalar çürütülebildi, ancak o zamana kadar her seferinde aylarca tutuklu kalmak zorunda kaldı. Hatta ilk davada, aleyhindeki delillerin üçüncü şahıslar tarafından bilgisayarına kopyalandığı bile kanıtlandı. Bu tür tutuklamalar ve hatta uzun süreli hapis cezaları buzdağının sadece görünen kısmı. Para cezaları, yayın yasağı ya da yayın yasağı gibi cezalar yayıncıların, yayıncıların ve haber portallarının cüzdanlarını vuruyor. Geri kalanı ise yasal ücretler. Terkoğlu, “Son kitabımla ilgili 33 suç duyurusu var.” diyor. “İstenen cezaları toplasanız 220 yıl hapis yatmam gerekir!” Eleştirel gazetecilerin hapse atılması gibi gizli bir tehlikenin yanı sıra, en ufak bir önemsiz şey için yayınları yasaklayabilen sansür otoritesinin keyfi her şeye gücü yetmesi ve basının yoğunlaşması söz konusu: Haber portallerinin, yayıncıların ve yüzde 90’ı Erdoğan’a bağlı girişimcilere ait. “Bir distopyada yaşıyoruz.” diyor “Timur Soykan”, mantık ve akıl sınırlarının artık geçerli olmadığı bir yerde. Ama neyse ki, bu medyanın Türk halkı tarafından hükûmeti eleştirenlerden çok daha az inandırıcı bulunduğunu belirtiyor.

“Umudun bir parçası da bu.” diyor Barış Terkoğlu, “Çünkü Erdoğan seçimi kaybederse eleştirel medya ayakta kalacak. Hükûmete sadık medya ise devletten ya da AKP’den gelen cömert reklamlarla yaşıyor. Eğer bu gelir yeni bir hükümet döneminde ortadan kalkarsa, bu yayıncılar pes edecektir. İşte o zaman çeşitliliğe yeniden yer açılacak!” Şirin Payzın da bu umudu görüyor ama aynı zamanda Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimini kazanması halinde neler olacağına dair kasvetli bir tablo çiziyor. Şu anda anketlerde geride olsa da seçime daha yedi hafta var ve Erdoğan daha önce de pek çok kez anketlerdeki düşüşleri atlattı. Payzın, “Kazanırsa Türkiye laiklikten uzaklaşacak ve İslamcı bir devlet haline gelecek.” diye korkuyor. “Bundan basın özgürlüğünden çok daha fazlası zarar görecek. Türkiye o zaman Orta Doğu’daki diğer devletlerden ayırt edilemez hale gelecek ve Avrupa’dan uzaklaşacak.

Bu bakımdan Olaf Scholz ya da Emmanuel Macron’un seçimlerden önce bilinçli olarak Türkiye’ye seyahat etmemeleri ve böylece cumhurbaşkanını desteklemeleri akıllıca olacaktır; tıpkı Bayan Merkel’in seçim kampanyası sırasında fırsat buldukça devlet ziyaretlerine çıkması gibi.” 7 Türkiye’nin güneydoğusunda meydana gelen yıkıcı deprem, Erdoğan’ın güvende olduğunu düşündüğü pek çok oyuna mal oldu. Bu durum, hükûmetinin felaket sonrası icraatlarıyla ilgili olumsuz haberleri bastırmasını daha da önemli hale getiriyor. “Şimdi müteahhitleri günah keçisi ilan ettiler.” diyor Timur Soykan, “ama devletin inşaat denetiminin başarısız olduğu gerçeği bizim haber yapmamız gereken bir şey değil. Hükûmetin bizden nefret ettiği şey de bu: Biz onların yetersizliklerinin tanıklarıyız!”

Şirin Payzin depremden hemen sonra etkilenen bölgedeydi ve yağmaya tanık oldu. “Resmî olarak hiçbir zaman yağma olmadı.” diyor Payzın, “Ancak bölge altın ticareti ve mücevher işleme merkezi. İslamcı gruplar depremden sonra kasalarını doldurmak için Suriye’den buraya geldiler. Hükümet bu konuda herhangi bir haber yapılmasını istemiyor.” Payzın’ın sansür otoritesiyle de deneyimi var: “Yayınlarından biri hükûmeti çok eleştiriyorsa, çevrim içi arşivde engellenmesi gerekiyor.” Bir keresinde, istasyon bir yayın nedeniyle sonraki beş sayıyı da yayınlamasına izin verilmeyerek cezalandırıldı. Sonuç olarak, reklam gelirlerinin kaybedildiği ve istasyon yöneticilerinin başarılı bir şekilde sindirildiğinin söz konusu olduğunu belirtiyorlar. Üçlünün, Erdoğan’ın seçimi tekrar kazanması halinde bir B planı yok. Timur Soykan, “Elimizden geldiğince eskisi gibi devam edeceğiz.” diyor.

FRANKFURTER ALLGEMEINE ZEITUNG: “AVRUPALI HAVALİMANI İŞLETMECİLERİNE KORKUYU ÖĞRETEN ADAM”

İstanbul’daki, Avrupa’nın en büyük ve en hızlı büyüyen havalimanının işletmecisi Kadri Samsunlu’ya bir saha ziyareti… Kadri Samsunlu her anıyla fazlasıyla meşgul bir insan. İstanbul İGA Havalimanı İşletmesi İcra Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Kadri Samsunlu (55) Korona pandemisi ve savaşın sonuçlarını iyi atlattı ancak sonrasında Türkiye’nin güneydoğusundaki deprem yaşandı. Samsunlu, ilk birkaç gün, düzinelerce ülkeden gelen arama-kurtarma ve yardım ekibinin sorunsuz bir şekilde taşınmasını organize etmek durumunda kaldı. Şimdi ise deprem bölgesinde faaller: deprem bölgesindeki havalimanlarında 1.500 kişilik 350 konut konteyneri organizasyonu söz konusu. İGA CEO’su Samsunlu, “Yardım etmek için her dakika çalışıyoruz.” diyor. Oysa İstanbul’da da yapılacak çok şey var. Beş yıllık inşaatın ardından 2019 yılında açılan metropolün kuzeybatısındaki büyük havalimanı hızla büyüyor.

Ocak ayında, Avrupa’da başka hiçbir 11 havalimanı İstanbul Havalimanı kadar yolcu saymadı: 5,6 milyon. Bu, 2022 ve ondan önceki yıllarda da böyleydi. IST, günde 24 saat 1156 uçuşla rekabeti geride bıraktı. Frankfurt -şimdiye kadar- sadece 330 varış noktasıyla öndeydi. Avrupalı havaalanlarına korkmayı öğreten Samsunlu bunu da değiştirmek istiyor. İGA CEO’su bu yıl “70 ila 75 milyon yolcu” bekliyor. Bu geçen seferden on milyon daha fazla. Samsunlu bu noktada da “4-5 yıl içinde 100 milyon misafirimiz olacak.” öngörüsünde bulunuyor. IST’te dört pist ve terminal 90 milyon ziyaretçi kapasitesine göre tasarlanmış. Ayrıca, ikinci bir terminal de dahil olmak üzere, 150 ila 200 milyon yolcu için altı piste genişletme planları da hazırda bekliyor. “Burası büyük bir havalimanı ve giderek büyüyor.” diyen Samsunlu, 7,6 milyar dolara eşdeğer yatırım yapıldığını ve genişleme planı için 2,6 milyar dolarlık yatırımın daha öngörüldüğünü belirtiyor.

Bu iş her şeyden önce “Başardıklarımızdan çok gurur duyuyorum.” diyen Samsunlu’nun da görev alanı ve sorumluluğunda. İGA’ya 2017 yılında katılan Samsunlu, öncesinde İstanbul Boğaziçi Üniversitesinde ve Amerika’da eğitim görmüş. Ekonomist olan Samsunlu son olarak dokuz yıl süreyle Akfen’in yatırım şirketlerinde finans direktörü olarak çalışmış. Akfen Holding genel faaliyet alanı olarak liman ve havaalanları işletiyor. Akfen Holding, 2013 yılında İstanbul Büyük Havalimanının (İGA) 25 yıllığına yapım ve işletme ihalesini kazanan beş iştirakçiden biri oldu. Samsunlu, Akfen 2017 yılında hissesini satınca projede kaldı. Çalışma arkadaşları onu analitik zihin olarak tasvir ederken, kendisi “disiplinli bir işçi” olduğunu belirtiyor. Samsunlu net ve konsantre konuşuyor. Çalışma tarzı ise devlet memuru kafasının karşıt şekli. Evli ve üç çocuk babası Samsunlu “İş benim önceliğim.” diyor. Mega havalimanının şu anda sadece iki sahibi var, aile şirketleri olan Kalyon (yüzde 55) ve Cengiz Holding.

Bu ikisi, Türkiye’de çoğu zaman olduğu gibi, hem altyapı inşaatı hem de işletmesine odaklanan on binlerce çalışanı olan holdingler. İGA işletmesi kamuyla yapılan bir anlaşmaya göre devam ediyor. Bununla birlikte her iki grup da şirket patronları seviyesinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile yakından ilişkili. Havalimanı, mayıs ortasında yeniden Cumhurbaşkanı seçilmek isteyen İstanbul’un eski belediye başkanının -şimdilerde Cumhurbaşkanı olan Erdoğan- bir prestij projesiydi. Erdoğan, havalimanına giden metronun açılışını şubat ayında bizzat yaptı. Samsunlu, havalimanının satılık olduğu dedikodularına, “Paydaşlarımız bu havalimanının işletme ve getirdiği sonuçlarından fazlasıyla memnun. Ancak cazip bir teklif gelirse her iyi iş adamının yapacağı gibi o da incelenir, değerlendirilir.” yanıtını veriyor. Samsunlu bununla birlikte somut işletme rakamları vermek konusunda isteksiz ve Haziran 2022’den bu yana tüm rakamların, en iyi ihtimalle Korona öncesi 2019 yılı değerinin üzerinde olduğunu ifade ediyor. İGA CEO’su bu anlamda, “Yolcu trafiği, perakende ve hava taşımacılığındaki satışlar aylardır toparlanıyor ve 2019 değerinin üzerinde. Rakamlar milyar dolar aralığında, iş karlı.” diyor.

Bu arada Fraport, 2022 için dış ticarete göre ayarlanmış 2,86 milyar avroluk satış ve 167 milyon avro konsolide kazanç bildirdi. Samsunlu, pandeminin aksine şimdilerde devlet desteğine ihtiyaçları olmadığını bildiriyor. O dönem 25 yılda 22 milyar dolara tekabül eden yıllık yaklaşık bir milyar dolarlık imtiyaz ücreti askıya alındı. Ayrıca ilk 12 yıl için 6,3 milyar dolarlık “esnek bir devlet garantisi” de var. Garanti, minimum dış hat yolcu sayısına ulaşılmadığı takdirde geçerli oluyor. Ancak bu rakam ilk yılda aşıldığı için tersine devlete ek ödeme yapılması gerekiyor. Kadri Samsunlu “havalimanının” başarısının nedenlerini kendinden emin bir şekilde ortaya koyuyor ve bunun öncelikle pandeminin ele alınma şeklinden kaynaklandığını ifade ediyor: “Pandemi sırasında ülkemiz hava işletmeleri olabildiğince açık kaldı. Türk Hava Yolları (THY) ana üssü olan İstanbul Havalimanı, mümkün olduğu kadar çok noktaya uçtu. Hükümet işten çıkarmaları da yasaklamıştı. Zaman, eğitim ve ileri eğitim için kullanıldı.

İşler yeniden canlandığında zaten tamamen faal vaziyetteydik.” Burada süreç, personelin evlerine gönderildiği ve insanların daha sonra daha iyi maaşlı başka işler aradıkları ya da artık uçakları boşaltmak veya güvenlik gereksinimlerini kontrol etmek için bu işlerin bulunmadığını görünce şaşırdıkları bazı Avrupa Birliği havalimanlarının tersine işledi. Ancak öte yandan Türkiye’de personel maliyetleri de çok daha düşük. Samsunlu, Alman havalimanları sonunda boşa çıkan Türk işçileri işe almak istediğinde ne düşündüğünü sorduğumuzda, “Türkleri işe almak istemediklerine inanıyorum.” diyor. Avrupa ve Dubai’deki rakiplerin gizli kapasite darboğazları İstanbul’un işine geldi. İGA CEO’su, “Bu yaz normale döndüğümüzde hepiniz sorunlar yaşayacaksınız. Havalimanları kapasitelerini zor büyüttüğü için darboğazlar olacak.” diyor. Samsunlu bunu söylediğinde henüz Amsterdam Havalimanı’nın 2025 veya 2026’da gece operasyonlarına son vermeyi planladığını bilmiyor. Avrupa’nın en işlek dördüncü havalimanı, bunu gürültü kirliliğini azaltmaya yönelik bir önlem paketinin parçası olarak salı günü duyurdu. Samsunlu, “İstanbul hazır, yüzde 50 daha fazla kapasite için daha fazla para harcamama da gerek yok.

Havaalanımızın rakiplerimizi yenmek için önemli avantajları var.” diyor. Samsunlu’ya göre bir başka artıları daha var: Türk Hava Yolları uçak sayısı, destinasyonlar ve gelir açısından hızla büyüyen bir havayolu şirketi ve geçen yıl 2,7 milyar dolar karla rekabette herkesi geride bıraktı. İstanbul aynı zamanda iş insanları ve kısa tatilciler için de popüler bir destinasyon. Giderek daha da fazla insan, havalimanını Asya, Körfez veya Afrika’ya bağlantı noktası olarak kullanıyor. Ve her biri Samsunlu’nun bilançosuna birkaç dolar ekliyor. Kapasite sınırlarını zorlamaktan henüz çok uzak olan ve patlama yaşayan kargo uçuşu işinde de durum benzer. Bu arada 15 binden fazla çalışanın personel maliyetlerindeki enflasyonun Samsunlu ve işletmesini etkilediği doğru.

Samsunlu ayrıca enerji maliyetleri ve enflasyon nedeniyle iç hat yolcularının isteksizliği konusunda endişeli. Öte yanda ise hükümetin teşvik ettiği ihracat artışı ve özellikle Rusya’dan güç kazanan turizm var. Bu da havalimanı operatörlerine yardımcı oluyor. Avrupa Birliği’nin aksine Türkiye hava sahasını Rusya’ya gidiş gelişlere kapatmadı ama yaptırımlar Rus uçaklarının Türkiye’ye uçmasını zorlaştırıyor ve bu da Türk Hava Yolları için bir avantaj. Samsunlu, işinden fazlasıyla memnun olduğu konusunda ısrar ediyor ve “İyi bir varlık yarattık ancak önümüzde hala çok iş var diyebilmekten gurur duyuyorum.” sözleriyle bağlıyor.

İTALYA BASINI

ISPI ISTITUTO DI POLITICA INTERNAZIONALE: “TÜRKİYE…ERDOĞAN REFERANDUMU”

Önümüzdeki 14 Mayıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimleri için Türkiye’de büyük bir beklenti ve aynı zamanda uluslararası ilgi var. Cumhuriyetin 100. yılında Türk vatandaşları, birçok yönden ülkenin geleceği için kritik görünen bir seçimde aslında kendilerini ifade etmeye çağrılıyor. Seçim, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve yirmi yıldır iktidarda olan onun liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisinin (AKP) devamlılığı ile muhalefet partilerinden oluşan heterojen koalisyonun vaat ettiği değişim arasında. Mart 2003’te ilk kez hükümet başkanı olarak atanmasından bu yana karizmatik figürü kesintisiz olarak Türk siyaset sahnesine hakim olan ve onu şekillendiren Erdoğan’a karşı oylama, bir kez daha referandum şeklini alacak gibi görünüyor. Nitekim AKP, 20 yılda siyasi düzlemde önemli sosyo-ekonomik ve kültürel dönüşümler geçirdi. Bu değişikliklerin en önemlisi, 2018’de parlamenter sistemden ülkede uzun süredir yürürlükte olan tek adam yönetimini etkin bir şekilde kurumsallaştıran (süper) başkanlık sistemine geçiş oldu

Yıllar içinde çok kutuplaşan bir siyasi ortamda, Türk lidere yönelik fikir birliği giderek aşındı. Hem Covid-19 salgınının etkilerinin hem de Ukrayna’daki savaşın yansımalarının ve Şubat başındaki depremin etkilerinin üzerinde ağırlığını hissettirdiği ekonomi, Erdoğan’ın başlıca zorluklarından birini temsil ediyor. 2018’deki şiddetli kur krizi ve ardından gelen durgunluktan sonra yaşanan ekonomik zorluklar, geçmişte seçmenlerin tercihlerini etkilemiş ve 2019 idari seçimlerinde ülkenin Ankara ve İstanbul gibi iki büyük şehrinde yaşanan yenilgi, AKP için önemli bir gerilemeye sebep olmuştu.

Kolay kolay kapanmayan bir yara. Nitekim Erdoğan, ülkenin ekonomik ve finansal kalbi olan İstanbul’u kaybetmenin tüm Türkiye’yi kaybetmek anlamına geleceğini açıklamıştı. Şimdi o zaman olduğu gibi, cumhurbaşkanı ve partisine duyulan memnuniyetin ölçüldüğü ana termometre olmaya devam eden ekonomi faktörü, seçmenlerin yönelimini bu kez daha da önemli bir şekilde etkileyebilir. Son iki yılda Cumhurbaşkanı’nın çalışmalarına duyulan takdirin azalması ve aynı zamanda içteki durumun kötüleşmesi tesadüf değil. Anketlere göre son iki yılda Erdoğan’ın oy oranı, yüzde 50’nin altında kaldı, 2022 sonunda yüzde 45’e çıktı. Rusya-Ukrayna çatışmasındaki arabuluculuk sayesinde uluslararası düzeyde artan prestiji ve Orta Doğu’daki komşularla, özellikle de mali destek sağlamayı ihmal etmeyen zengin Körfez monarşileriyle diplomatik ilişkilerin normalleşmesi, ülkede de Cumhurbaşkanı’na desteğin artmasına katkıda bulundu

Ancak Erdoğan için en önemli oyunu oynamaya devam eden esas olarak ekonomik performans. Son bir yılda enflasyondaki yükseliş ve liradaki değer kaybının, yurt içine ciddi yansımaları oldu, özellikle alt-orta sınıf için önemli bir satın alma gücü kaybının kaydedilmesine neden oldu. 2022’de ortalama enflasyon oranı 2021’deki % 19,6’ya kıyasla, Ekim’de % 85,5’le zirve yaparak % 72,3 oldu. Aylarca yükselen fiyatların ardından yalnızca Aralık ayında petrol fiyatlarındaki düşüş nedeniyle fiyatlarda % 64.3’lük bir düşüş kaydedildi Bu artışın başlıca nedeni, Türkiye Merkez Bankası (MB) üzerindeki etkisi yıllar içinde artan Türk Cumhurbaşkanı’nın -düşük oranların enflasyonla mücadeleye yardımcı olduğu düşüncesine dayalı- geleneksel olmayan para politikası. Ayrıca Türk MB, Ağustos 2022’den itibaren bir dizi indirime giderek Şubat ortasında % 8,5’e indirilen faiz oranını kademeli olarak düşürdü. Bu, hükümetin her şeye rağmen genişlemeci politikalarla ekonomik büyümeyi canlandırma hedefinin devam ettiği gerçeğiyle açıklanabilir. Türkiye İstatistik Kurumu’na göre Türkiye 2022’de % 5,6’lık büyüme kaydetti

-Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) geçen Ekim ayındaki % 5 tahmininin üzerinde-, ancak bu büyüme 2022’nin ilk iki çeyreğinin -sırasıyla % 7,6 ve % 7,8- yüzdelerinin altında. Büyümenin ana itici gücü (özellikle 2022’nin ilk altı ayında) olan tüketici harcamaları, tüm yıl boyunca % 19,7 arttı. Bu aynı zamanda, asgari ücret, kamu sektörü maaşları ve emekli maaşlarındaki artış da dahil olmak üzere, hükümet tarafından yürürlüğe konulan destek tedbirlerinin ve bir aşamada faiz oranlarının kademeli (tam olarak büyümeyi teşvik etmek için) düşürülmesinin ışığında açıklanabilir. Birçok ülke, Ukrayna’daki savaşın uluslararası piyasalarda yarattığı yansımanın neden olduğu enflasyona karşı koymak için ters yöne gitti.

Bu bağlamda, Güney Anadolu’nun Suriye sınırındaki on ilini yerle bir eden ve modern Türkiye tarihinin en ciddi insani krizine neden olan deprem, zaten kırılgan olan ekonomik duruma ciddi sorunlar ekledi. Depremin Türk ekonomisi üzerindeki asıl etkisinin ne olacağı henüz belli olmasa da, Ankara hükümeti yakın tarihli bir raporda ekonomik maliyetin 103,6 milyar dolar, yani 2023 Türkiye GSYİH’sının yaklaşık % 9’u olduğu tahmininde bulundu. 1999 depreminden sonraki ilk seçim olan ve AKP’nin az farkla zaferini kutsayan 2002 seçimlerinde olduğu gibi, bu durumda da depremin ülkenin siyasi hayatında sarsıntı yaratabileceğine inananların sayısı fazla. Ancak bu aşamada oyunlar hala açık kalmayı sürdürüyor.

Sadece Cumhurbaşkanı’nın elinde rakiplerinden daha fazla kart bulundurması değil, aynı zamanda muhalefet koalisyonunun heterojenliğinin seçmenlere ülke için zor bir ekonomik durumda ihtiyaç duydukları güvenceyi vermeyebileceği için. Parlamenter sisteme dönüş ve Erdoğan’a sert muhalefet, aslında çok farklı siyasi oluşumları (Kemalizm’in mirasçılarından milliyetçilere ve AKP’den ayrılanlara kadar) bir araya getiren bir cephenin ana tutkalı ve korkulan şey, çeşitli oluşumların iktidara gelmesinin yönetime ve iç istikrara zarar verebileceği.

Dolayısıyla bugüne kadar, Erdoğan ile ana rakibi -muhalefet cephesinin arkasında birleştiği Cumhuriyet Halk Partisinin (CHP) lideri- Kemal Kılıçdaroğlu arasındaki seçim maçı hâlâ oynanacak gibi görünüyor. Bir kez daha terazinin ibresi, Türkiye Cumhurbaşkanı için uzlaşma temeli olmaktan çoktan çıkmış olan Kürtlerin (nüfusun yaklaşık % 20’si) oyu ile değişebilir.

LÜBNAN BASINI

EL AKHBAR: “MOSKOVA’DAN BEYAZ DUMAN ÇIKMADI… AKSAK NORMALLEŞME”

Geçen şubat ayında kararlaştırılan toplantının önce deprem yüzünden ertelenmesi ve Suriye’nin, Türk güçlerinin ülkenin kuzeyinden çekilmesine yol açacak net bir zemin belirlenmeden sürece dahil olmayı reddetmesi sonrasında Suriye, Türkiye, Rusya ve İran Dışişleri Bakan yardımcıları düzeyindeki toplantı dün düzenlendi. Toplantının dışişleri bakanları düzeyinde yapılması bekleniyordu ama temsil düzeyi, daha yüksek düzeyli buluşmalara hazırlık bağlamında ilk adım olacak şekilde aşağı çekildi. Ancak buluşmadan çıkan sonuç herhangi bir ilerleme olduğunu göstermedi.

Şam’ın daha önce net bir ajanda belirlenmeden önce reddettiğini duyurduğu sürecin nihai hedefini Türk kuvvetlerinin çekilmesi temsil ediyor ama Şam, İran ve Rusya’nın baskısıyla sürece “açık ve net” temeller üzerinde tekrar dahil oldu ve bu temellerin tamamı Türkiye’nin çekilmekle ilgili sözlü vaatlerini, açık ve yazılı bir çalışma programına dökmek ekseninde dolaşıyor. Bu esnada Tahran ve Moskova da uygulamanın garantörleri olacak, bir yandan da mülteciler krizinin çözümü ve sınırların kontrol altında tutulması için ortak adımlar konusunda anlaşma sağlanacak. Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Eymen Susan’ın açıklamalarının işaret ettiği gibi bu hususların gerçekte yeri yok.

Susan, dörtlü toplantı sırasında yaptığı konuşmada, “Suriye toprakları üzerindeki yasa dışı askeri varlığın hukuki tanımının, kim tarafından olursa olsun, oldukça net olduğunu, bunun uluslararası hukuku ihlal ettiğini, BM sözleşmesinin ilke ve maksatlarına da iyi komşuluk ilişkilerine de aykırı olduğunu” söyledi. Susan kuzeydeki komşuyla başta güvenlik tehlikeleri ve mülteci meseleleri olmak üzere iş birliğine de kapı açarak, “herhangi bir terör tehlikesinin varlığının hukuken ve de fiili olarak ilgili devletle iş birliği ve koordinasyon gerektirdiğini” beyan etti. Suriye heyetinin başkanı konuşmasında Türkiye’ye verdiği sözleri de hatırlattı ve “şimdiye kadar Türk kuvvetlerinin Suriye’den çekilmesi konusunda veya Suriye’nin kuzeybatısında terörle mücadeleye yönelik olumlu herhangi bir sinyal görmediklerini” söyledi.

Suriyeli heyetin Rus ve İran taraflarıyla ikili görüşmelerinden bir gün sonra gelen toplantı -ikili toplantılar sırasında Şam tutumunun değişmez olduğuna bir kez daha vurgu yaptı- fikirlerin ortaya konulduğu bir masaya dönüştü; buna göre başka bir buluşma için tarih belirlenmesi kaydıyla her heyet elindekini sundu, Rus Dışişleri gelecek toplantının dışişleri bakanları düzeyinde olacağını duyurdu, dörtlü toplantıya katılanların tutumlarını doğrudan ve açık biçimde sunduklarını ve temasları sürdürmek konusunda anlaştıklarını beyan etti. Toplantının cılız sonuçları ve Şam’ın tutumuna bağlı kalması,

Ankara’nın omzuna daha büyük bir adıma intikal etme yükü getiriyor. Üstelik Ankara Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim şansını artırmak için bu açılıma muhtaç durumda; hele ki Suriye dosyası bu seçimde belirleyici bir role sahipken. Türk hükumeti de bunun farkında; nitekim daha önce de defalarca Suriye’den çekilmek niyetinde olduğunu duyurup sözünden döndü. Bu durum Suriye hükumetinin, İran ve Rusya’nın garantisinde olacak, Adalet ve Kalkınma Partisi hükumetinin etrafından dolaşmasını engelleyecek, aynı zamanda seçimin sonucu ne olursa olsun taahhütleri Türk devletinin yerine getirmesini teminat altına alacak yazılı bir beyanda ısrarcı olmasını da açıklıyor.

Rusya’nın açık itelemesiyle gerçekleşen görüşme, Suriye krizinin çözümü yolunda Rusya’nın sürecine uygun ve İran ara buluculuğunda olacak bir sıçrama gerçekleştirmeyi hedefliyor. Bunu ilk küçük adım olarak görmek mümkün, Moskova ve Tahran gelecekte daha geniş sıçramalar gerçekleştirmek 18 umuduyla Suriye ile Türkiye arasındaki temas düzeyini güvenlik alanından siyasi alana yükseltti. Türkiye’nin 12 yıl boyunca Suriye’deki rolünün büyümesi ve karmaşık hale gelmesi sonucu, anlatılanlar, işleri savaş öncesi duruma getirecek biçimde dört taraf arasında hassas müzakereler gerektiriyor. Bu da ileride, İdlib ve Suriye’nin kuzeyi konusunda uzlaşı sağlanması halinde, ABD varlığından kurtulmanın dört taraf için de ortak hedef haline gelmesi demek oluyor.

Moskova’daki dörtlü toplantı devam ederken, Suriye ile Türkiye yakınlaştıkça tehlikenin arttığını hisseden HTŞ, Suriye’nin kuzeyini birden çok cephede ateşe vermeye başladı. Bunların sonuncusu Azez cephesi oldu. Azez’de Milli Ordu’ya bağlı gruplarla HTŞ’ye biat etmiş olanlar arasında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Bu gruplar arasında el Colani’yle güçlü ilşkileri olan “Gönüllü Mulhim Grubu” taburları var. Bu süreç HTŞ’nin kuzeyi Bab el Selame sınır kapısına ve Halep kırsalında SDG’nin kontrolündeki bölgelerin sınırlarına kadar -bunların başında Cerablus’taki el Hamran geçişi geliyorele geçirme planlarını sürdürdüğünü doğruluyor. Halep’in doğu ve kuzey kırsallarında grupların kontrolündeki mevkiler büyük bir teyakkuz durumunda. Yoğunluğu günden güne artan çatışmalar yaşanıyor ve bu çatışmalar el Colani’nin -İdlib’i bırakmak zorunda kalacağı herhangi bir gelişme yaşanması durumunda- kendini Halep kırsalına “emir” olarak dayatmasıyla sonuçlanabilir.

YUNANİSTAN BASINI

TA NEA: “TÜRK SEÇİMLERİNDE NE DİLEDİĞİMİZE DİKKAT EDELİM”

Yunanistan’da alenen yapılan tartışmalarda, Altılı İttifak’ın Başkanı Kılıçdaroğlu’nun değil de Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin ülkemiz lehinde olduğu daha sık bir şekilde söyleniyor. Bu pozisyonun temel argümanı, Erdoğan’ın Türkiye’nin dış politikasını Batı’dan (hem ABD’den hem de AB’den) bağımsız kılmaya çalışırken yaptığı yanlış seçimler ve buna paralel olarak Rusya ile ilişkilerinin güçlenmesi, Yunanistan’a “stratejik bir fırsat” ve bununla birlikte Amerikan desteğinin faydalarını sunarken, Türkiye’nin halen ABD’den askeri teçhizat satın almak için “yalvarıyor” oluşudur. Türkiye’nin, “geçmişte ve şu an da olduğu gibi gelecekte de revizyonist olacağı” düşünüldüğünden, stratejik konumunu Batı’dan giderek daha fazla uzaklaştırarak zayıflatmaya devam edecek olanı seçmek bizim çıkarımızadır.

Hem Türkiye, hem de uluslararası siyasetiyle ilgili yukarıda yazılanlar, Türkiye’nin güvenilmezliği ve bugüne kadarki hataları (devam etmek istediği) nedeniyle, Yunanistan’ın elde edebileceği kısa vadeli çıkarlarla sınırlı olduğu için, basiretsizliktir. Ancak Yunanistan’ı Doğu Akdeniz’de bir ABD “ileri karakolu”na dönüştürürken, Erdoğan’ın kötü seçimlerinin ve bunun sonucunda Atina’nın Yunanistan’a sağladığı desteğin kısa vadeli faydalarını hangi ciddi Yunan stratejisi -ve özellikle ne kadarı- tüketebilir?

Gerçekten de seçimlerden sonra sorunlu ve güvenilmez Erdoğan, ABD’nin Türkiye’yi “Batı saflarına” geri döndürmek için “takas” talep etmesine göz yumarsa ne olacağını sormaya değer. “Birlikte yaşaması zor ama onsuz yaşaması da çok güç” olan bir ülkeyi kaybetmek istemeyen ABD nasıl tepki verecek? Türkiye’nin ABD ile (aynı zamanda Yunanistan’ın daha fazla kaldıraç aracına sahip olduğu AB ile de) normal ilişkilere dönmesi durumunda, Türkiye’nin dümeninin hala kendini kanıtlamış azılı Erdoğan’ın elinde olmasını gerçekten ister miydik? Şimdi “haklı olarak”, defalarca seçilmiş olarak, yurt içindeki otoriter yönetim biçimini ve yurt dışındaki taleplerini yoğunlaştırmaktan çekinmeyecek.

Türkiye’de hem kısa hem orta vadede daha iyi ve verimli yönetebilecek ve Batı ile “dengeli bağlantılı” stratejisine uyabilecek bir siyasi liderliğin seçilmesi Yunanistan’ın çıkarınadır. Bu strateji, Doğu Akdeniz konusunda ABD ile iş birliği içinde ve AB içinde Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi durumunda, günümüzün “tek adam rejimini” karakterize eden “asgari” kontrol ve dengelerden “daha fazla ve daha güçlü” “denetim ve dengelerin” olacağı ve Erdoğan’ın yeniden seçilmesi halinde ise bunların “hiçbirinin” olmayacağı bir Türkiye’ye karşı gelecekteki AB-Türkiye ilişkisine ilişkin olarak, Yunanistan tarafından daha etkili bir şekilde desteklenebilir. Kılıçdaroğlu’nun Yunanistan konusundaki aşırı tutumuna odaklanmak yerine, onun (ve başkanlığını yaptığı ittifakın) bu dönüşün şartlarını birlikte şekillendirerek, Batı (ABD ve AB) ile ilişkilerin normalleştirme yönündeki olası tercihinden nasıl yararlanabileceğimizi düşünelim.

Unutmayalım ki, 1999’da Helsinki’de, Yunanistan -Türkiye’nin özel ihtiyaçları ve teşviklerinden yararlanarak- AB aracılığıyla, Kıbrıs işgalcisi Ecevit’in başbakan ve bozkurt lider Bahçeli’nin başbakan yardımcısı olduğu bir koalisyon hükümetine şartlar ve yükümlülükler dayatmayı başarmıştı. Anglosaksonlar “İrade varsa, bir yolu da vardır.” derler. Bir plan da varsa daha da iyi. Var mı?

TA NEA: “BU ERDOĞAN DÖNEMİNİN SONU MU?”

Suriye’de olduğu gibi, Türkiye’de de insanların acısını tarif edebilecek söz yok. Bölgede yaşayan ve olayla doğrudan ya da dolaylı bağlantısı bulunan yaklaşık 13 milyon insanı etkilediği düşünülen bu trajik olay için kelimeler yetersiz. Ancak söylenebilecek çok şey var. Acının artmasına neden olan pek çok korkunç olay var ve sessiz kalmanın ve her şeyi kabul etmenin vicdan ve etik dışı olacağını düşünüyorum. Yaşananlar, hem siyasi, hem de toplumsal çöküntü nedeniyle çok keskin bir şekilde hissediliyor.

Türkiye’nin bugün yaşadığı doğal değil, siyasi bir felakettir. Üstelik bu olay, ne yazık ki Türkiye’deki kurumsal ve toplumsal çöküşü bir kez daha gözler önüne serdi. Önümüzdeki seçimler, sorunlara çözüm getirebilir. Bu bir siyasi felaket ve bu konuda herhangi bir şüphe olduğunu düşünmüyorum. Bilim adamlarının uzun yıllardır yaptıkları uyarılar, iktidardaki hükümet tarafından görmezden gelindi. Başkalarının görüşlerini kabul etmeyen ve kendisinden olmayanları asla dinlemeyen otoriter bir yapı için bu beklenmedik bir durum değildir. Ancak söz konusu olan insan hayatı ise böyle bir tutum kabul edilemez

Ancak çöken sadece kurumsal yapı mı? Siyasal gücün anlatısını yapılandırma yeteneği de çöktü. Maliye Bakanı kolaylıkla yalan söyleyip, her şeyin kontrol altında olduğunu iddia ederken, aynı zamanda hayatını kaybedenlere de şehit diyor. Burada cihat yapmıyoruz. Herhangi bir kutsal amaç da yok. Kısacası kaybedilen hayatlar, siyasi iradenin farklı çıkarlarının kendisine dayattığı talepleri karşılayamamasının bir sonucuydu. Ayrıca felaketin, Türkiye’nin başarısız dış politikasını yeniden gösterdiğine inanıyorum. Kuşkusuz Rusya sonrasında Türkiye’ye yardım etti ancak ilk ve en cömert yardım dalgası ABD, İsrail ve Türkiye’nin sürekli anlaşmazlığa düştüğü diğer bazı batılı ülkelerden geldi.

Gerçek şu ki, bu felaket büyük bir toplumsal travmaya sebep olacak; orası kesin. Bunu önlemek için ne olursa olsun siyasi bir travma yaşatılmalıdır. Bunun da nedeni, bir doğa olayını felakete çeviren siyaset kurumunun olduğudur. Dolayısıyla, devlet ve toplum düzeyinde, herhangi bir restorasyon olmazsa, gelecekteki felaketlerde başımıza neler geleceğini düşünmeye cesaret bile edemiyorum.

Depremler öncesinde Türkiye’nin gündemi, yaklaşan seçimlere, Erdoğan’ın tekrar aday olup olmayacağına ve muhalefetin ortak adayla çıkıp çıkmayacağına odaklanmıştı. Şimdi gündem kökten değişti. Sosyal demokrat partisi CHP’nin lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 14 Mayıs’ta Recep Tayyip Erdoğan ile karşı karşıya gelecek. Kılıçdaroğlu’nun kampanyası, yıllarca iktidarın giderek Erdoğan’ın elinde toplanmasının ardından, büyük olasılıkla demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğünü güçlendirmeye ve savunmaya odaklanacak. Siyaset bilimciler, yıkıcı depremlere, para birimi krizine ve aşırı yüksek enflasyona verilen gecikmiş tepki sebebiyle, muhalefetin adayının ciddi bir şansa sahip olabileceğini tahmin ediyorlar. Yani başka bir deyişle Kılıçdaroğlu güçlü bir konumdadır. Siyasi partilerin ve liderlerinin kampanya yürütecekleri ve ardından seçmen tarafından değerlendirilecekleri normal bir seçim öncesi döneme girdiğimiz süreçte, Kılıçdaroğlu’nun kazanma şansı olduğuna samimiyetle inanıyorum. Yani Erdoğan döneminin son günlerini yaşıyor olabiliriz.

ÇİN BASINI

GUANGMING RIBAO: “TÜRKİYE’NİN İLK LAZER SİLAHI KULLANIMDA”

Türkiye Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, geçtiğimiz günlerde ülkenin ilk lazer silah sistemi olan NAZAR Lazer Elektronik Harp Sistemini teslim aldı. Son dönemde, üçüncü ve dördüncü nesil füzelere müdahale etmek için lazer silah sistemlerinin önemi arttı.

Türkiye’de Meteksan Savunma da bu amaçla NAZAR projesini başlattı. Sistemin tam ölçekli prototipi, ilk testlerini Ekim 2012’de tamamladı. NAZAR sistemi, test için fırkateyn üzerinde taşınmıştı. 2021’deki Uluslararası Savunma Sanayii Fuarında görücüye çıkan sistemin taretinde iki sıra halinde 11 pencere yer alıyor.

NAZAR sisteminin konuşlandırıldığı bölgeye yaklaşan füzeler çeşitli dalga boylarındaki lazer kaynağı ile aydınlatılarak füze başlığında “kedi gözü parlaması” meydana gelmesi sağlanıyor. Sistemin kameraları bu parlamayı tespit ederek hedefi izlemeye alıyor. İzlemekte olduğu füze arayıcı başlığına yönlendirilmiş bir lazer ışını gönderilerek füze körleştiriliyor ve hedefini bulamaz bir hale getiriliyor

Sistemin maliyetinin düşük olduğu, önemli üsleri ve sivil tesisleri korumak için kullanılabileceği belirtiliyor. Analizlerde bu tür silahların en büyük sorununun, sadece gelen füzeleri kör edebilmeleri ancak muharebe becerilerinin düşük olduğu ifade ediliyor.

patronlardunyasi.com

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir